DİNLER

DİNLER
SEMAVÎ DİNLER (Halk 7; Teşkilat 7)
 

1) Haniflik ne demektir? (Teşkilat)

Haniflik, İslamî literatürde, cahiliye döneminde Hz. İbrahim’in getirdiği din, hanifler de bu dine bağlı insanlar demektir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamberliğinden önceki dönemde Mekke’de yaşayan Kuss bin Sâide, Varaka bin Nevfel, Abdullah bin Cahş ve Osman bin Huveyris gibi bazı insanlar o zamanki toplumda yaygın olan puta tapıcılıktan uzak duruşları ve tektanrı inancına bağlılıkları ile tanınırlardı. Hz. Hatice’nin akrabası olması bakımından Peygamberimiz (s.a.s.)’e(s.a.s.) yakınlığı olan ve onunla görüşüp konuşmaları bize kadar ulaşan Varaka bin Nevfel örneğinde olduğu gibi bu kişilerden bazıları Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerden de haberdardılar. İslamî kaynaklar bunları Hanif terimiyle isimlendirmiştir. Çünkü bunlar Hz. İbrahim’den kendilerine intikal eden tektanrıcılık esaslarına inanmaya devam eden şahsiyetlerdi. Kur’an-ı Kerim de Hz. İbrahim’in Hanif olduğunu açıkça beyan etmişti: “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir Müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.” (Âl-i İmrân 3/67)

2) Kabala hakkında bilgi verir misiniz? (Teşkilat)

Kabala; Tevrat’ın batınî (gizli) manasını açıklayan mistik Yahudi tefsir geleneğine verilen isimdir. İbranice gelenek, an’ane anlamına gelen Kabbala’dan alınmadır. Yahudilere göre Tevrat’taki batinî manâları herkes anlayamaz. Bu nedenle Tevrat’ın batınî anlamlarını bilme yeterliliğine sahip Yahudî din adamlarının tefsirlerine ihtiyaç vardır. Bu da Yahudilik içerisinde Kabala kültürünün önemli bir konuma sahip olmasını doğurmuştur.

Kabala anlayışı 14. yüzyılda ‘Mois de Leon’ adlı İspanyalı bir Yahudi din adamı tarafından, zengin Yahudiler için yazılan Tevrat tefsiri ile birlikte bir gelenek halini almıştır. Bu çalışma, daha sonra Tevrat’ın mistik yorumu olan Zohar’ın temelini teşkil etmiştir. Başta Zohar olmak üzere harflere ve kelimelere gizli anlamlar yükleyen bu tür batınî ve hurufî tefsirler, Kabbala’nın temelini oluşturmuştur.

3) Zebur hakkında bilgi verir misiniz? (Halk)

Dört büyük mukaddes kitaptan biri olan ve kelime olarak “parça, yazılı şey ve kitap” anlamlarına gelen Zebur, Yüce Allah tarafından Hz. Dâvud (a.s.)’a indirilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. And olsun ki; biz Peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır. Davûd’a da Zebur verdik.” (İsra, 17/55) Bu âyetten Zebur’un Hz. Dâvud (a.s.)’a indirildiği açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şerifte, Zebur’un ehl-i kitap tarafından okunduğunu haber vermiştir (Buhârî, Teyemmüm, 6).

İsrailoğulların’a doğru yolu göstermek için nâzil olan Zebur’un aslı İbranîcedir. Kaynaklarda belirtildiğine göre Zebur’un metni manzumdur. Zebur’da genellikle Hz. Dâvud’un Allah’a yakarışları ve ilâhîleri yer almaktadır. Yahudilerin, ‘Tevrat’tan sonra kitap gelmeyecektir. ‘ yolundaki iddiaları Zebur’un Hz. Dâvûd’a verilmesiyle nakzedilmiş bulunmaktadır (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1938, IV, 3081).

Şüphesiz Zebur Yüce Allah tarafından indirilmiştir. Bu bakımdan, Allah’tan Hz. Dâvûd’a indirildiği şekliyle ona inanmak, imanın gereklerindendir. Fakat günümüzde Zebur’un bu orijinal metni mevcut değildir. Bu gün Kitab-ı Mukaddes içerisinde, Ahd-i Atik bölümünde Mezmurlar adı altında mevcut olan kitap, insanlar tarafından müdahaleye mâruz kalmış ve bozulmuştur. Zebur Hıristiyanlığın yayılmasından sonra Lâtinceye çevrilmiştir. Bugün Yahudiler ve Hıristiyanlar ayinlerinde Zebur’u okumaktadırlar. Özellikle Hıristiyanlar ayinlerinde Zebur’dan seçilmiş parçalar okumayı ihmal etmemektedirler.

Günümüzde Zebur’da yer alan bilgiler hakkında bir Müslüman’ın takınması gereken tavır şu şekilde ifade edilebilir: Eğer bu bilgiler, Kur’an ve sahih hadislerdeki bilgilere uygunsa kabul; değilse reddedilir. Ayet ve hadislerde bu bilgilerden hiç bahsedilmiyor ve İslâm’ın temel prensiplerine de zıt düşmüyorsa Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu tavsiyesi doğrultusunda hareket edilir: “Ehl-i Kitabı tasdik de etmeyin, tekzip de (yalanlamayın). ‘Biz Allah’a ve bize indirilenlere iman ettik’ deyin.” (Buhârî, Tefsîr, 13)

4) Hıristiyanlığın inanç esasları nelerdir? (Teşkilat)

İnanç bildirgeleri (kredolar) kişisel iman ikrarı tarzında düzenlenmiş resmi inanç doktrininin özetidir. Hıristiyanlık tarihine baktığımızda bir dizi kredonun (inanç bildirgesinin) varlığını görüyoruz. Bunlardan iki tanesi, Havariler ve İznik-Kadıköy Kredoları Hıristiyanlar için son derece önemlidir. Her Pazar günü milyonlarca Hıristiyan bu inanç akidelerini kiliselerde ezbere okumaktadır. Havariler Akidesi şöyledir:

Her şeye gücü yeten Baba Tanrı’ya inanıyoruz.

O göklerin ve yerin yaratıcısıdır.

Onun biricik oğlu ve Rabbimiz Îsâ Mesih’e de iman ediyoruz.

O kutsal ruh tarafından gebe bırakılmış,

Bakire Meryem’den doğmuştur.

Pontus Pilate’nin yönetimi altında acı ve ıstırap çekmiştir.

Çarmıha gerilmiş ölmüş ve gömülmüştür.

Cehenneme indi ve oraya galip geldi.

Üçüncü günde ölümden dirildi ve göğe yükseldi

Her şeye gücü yeten Baba Tanrı’nın sağ yanında

Ölüleri ve dirileri yargılamak için tekrar gelecek.

Kutsal Ruha, Kutsal Katolik Kilisesine, azizlerin iştirakine günahların affına, ölümden sonra dirilmeye ve ebedi yaşama inanıyorum.

İznik Akidesi ise şöyledir:

Her şeye gücü yeten ve tek olan Baba Tanrı’ya inanıyoruz,

O göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan görünür görünmez her şeyin yaratıcısıdır.

Tek rab olan Îsâ Mesihe de inanıyoruz.

O tanrının biricik oğludur, ezeli olarak Tanrı’dan sudur etmiştir.

O Tanrı’dan Tanrı, ışıktan ışık ve hakiki Tanrı’dan hakiki Tanrı’dır.

O yaratılmamıştır, doğrudan Tanrı’dan meydana gelmiş ve onunla aynı cevhere sahiptir.

Onun sayesinde her şey yaratılmıştır.

Bizim ve bizim günahlarımız için gökten yeryüzüne inmiştir.

Kutsal Ruhun kuvvetiyle bakire Meryem’den beden almış ve beşer olmuştur.

Bizim için Pontus Pilate’nin idaresi altında çarmıha gerilmiştir.

Acı çekmiş, ölmüş ve gömülmüştür.

Kutsal kitaplara göre üçüncü günde ölümden dirilmiş ve göğe yükselmiştir.

Babanın sağ yanında oturmaktadır.

Yaşayanları ve ölenleri yargılamak için muzaffer bir şekilde tekrar gelecektir.

Onun krallığının sonu yoktur.

Babadan ve oğuldan sudur eden yaşamın vericisi olan Rab Kutsal Ruha inanıyoruz.

Baba ve Oğul ile birlikte ona da tazim ve ibadette bulunulmaktadır.

O, Peygamberler aracılığıyla konuşur.

Tek bir kutsal Katolik ve apostolik Kiliseye inanıyoruz.

Günahların affı için tek bir vaftizci kabul ediyoruz.

Ölülerin dirileceğini ve ahiret hayatının geleceğini bekliyoruz (Yaşayan Dünya Dinleri, 93-95).
5) Hıristiyan sakramentleri nelerdir? (Teşkilat)

İnancın göstergesi olan sakramentler ilahi rahmet ve lütfun arandığı ve bahşedildiği, düzenli olarak yapılan ayinlerdir. Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi mensupları; vaftiz, konfirmasyon, tövbe/günah itirafı, evharisti/kutsal komünyon, evlilik, rahip takdisi, ölüm esnasında hastayı son yağlama adı altında 7 ritüeli sakrament olarak kabul ederken, Protestan Kiliselerinin müntesipleri genel olarak sadece vaftiz ve evharisti/kutsal komünyonu sakrament olarak kabul etmektedir.

1- Vaftiz

Suya dalma veya vücudun belirli kısımlarını yıkamak suretiyle yapılan vaftiz sakramenti, Hıristiyan imanını kabulün ilk aşaması olarak görülmektedir. Bazı Protestan gruplar adayın ergenlik çağına geldikten sonra vaftiz edilmesini öngörmesine rağmen Hıristiyanların büyük çoğunluğu adayı bebeklik döneminde vaftiz etmektedirler.

2- Konfirmasyon

Vaftizle Hıristiyan olan kişilere Kutsal Ruhun inayetinin verilmesi sakramentidir. Doğu Ortodoks kiliseleri bu sakramenti, bebeklerin vaftizinden hemen sonra uygularken, Roma Katolikleri çocukların yedi-ondört yaşları arasında uygulamaktadır.

3- Tövbe/Günah İtirafı

Kişinin işlediği günah veya hatasını kilisede itiraf etmesi ve rahibin de Baba, Oğul, Kutsal Ruh adına söz konusu günah ve hatayı bağışlaması sakramentidir.

4- Evharist/Komünyon

Îsâ’nın çarmıha gerilmesinden önce havarileriyle yediği son akşam yemeği anısına icra edilen bu sakrament, düzenli olarak Pazar günleri yapılmaktadır. “Rabbin Son Akşam Yemeği” ve “Ekmek ve Şarap Ayini” olarak da bilinen bu ayine iştirak eden Hıristiyanlar, Îsâ’nın bedenini ve kanını temsil eden küçük bir parça özel yapılmış ekmek yerler ve bir yudum şarap içerler. Böylece Rab Îsâ Mesih ile bütünleşirler.

5- Evlilik

Evlenecek çift için bazı özel duaların yapıldığı bir ayindir. Bu sakramentin amacı evlenecek erkek ve kadını takdis etmektir.

6- Rahip Takdisi

Din adamlarının rahip olarak atanma seremonisidir. Bu ayin esnasında rahip olarak atanacak kişi hayatını Hıristiyan topluluğuna adamayı vaad eder. Rahip Takdisi ayinine takdis edilecek rahiplerin akrabaları, tanıdıkları ve ilgi duyanlar katıldığı için çok kalabalık ve görkemli törenler yapılır.

7- Hastayı Yağlama

Roma Katoliklerince ölümü kaçınılmaz olan hastalara uygulanmaktadır. Doğu Ortodokslarınca ise hastayı rahatlatmak için gerekli olduğu her durumda uygulanmaktadır. Bu sakramentin uygulanması esnasında toplu veya özel ayinlerle dualar eşliğinde hastaya yağ sürülür.

Hıristiyanlığın gizemleri doğumdan ölüme kadar kişinin birçok özel yaşamını kilisede dualar eşliğinde icra etmesini sağlamaktadır. Bu ayinlere elbette yakınlar, akrabalar ve tanıdıklar da katılmaktadır. Bundan dolayı Hıristiyanlar, diğer din mensuplarına kıyasla ibadethanelerine daha çok muhtaçtırlar ve kilise insanların günlük hayatını daha çok etkilemektedir (Yaşayan Dünya Dinleri, 98).

6) Katolik ne demektir? (Teşkilat)

Katolik kelimesi, ilk defa Antakyalı Aziz Ignatıus (Ö. 107) tarafından yerel cemaatlere karşın Hıristiyan Kilisesinin evrenselliğini ve bütün Hıristiyanlar tarafından kabul edilen ortak inanışı ifade etmek amacıyla kullanılmıştır.

Ortaçağda, özellikle sapkın kabul edilen çeşitli Hıristiyan topluluklarının ortaya çıkmasıyla birlikte bu terim, sapkınlığın karşıtı olarak, gerçek ve doğru Hıristiyanlığı ifade etmek için kullanılmıştır.

Doğu ile Batı Kiliselerinin birbirinden ayrılmasından sonra, merkezi İstanbul olan Doğu Kilisesi, doğru inanış anlamına gelen “Ortodoks” adını, Roma merkezli Batı Kilisesi ise doğru inancın ve gerçek Hıristiyanlığın evrensel temsilcisi olduğunu ifade etmek amacıyla “Katolik” adını kullanmaya başlamıştır. Bu ayrışmadan sonra Katolik kelimesi, geleneksel anlamı yanında iki büyük Hıristiyan mezhebinden birinin adı haline gelmiş ve bu durum 16. yüzyıla kadar devam etmiştir.

    yüzyıldan itibaren Katolik dünyasında yeni bir bölünme süreci yaşanmış ve Katolik Kilisesinin geleneksel Hıristiyanlık anlayışını reddeden Protestan mezhepleri doğmuştur. Bu mezheplerin ortaya çıkmasından sonraki süreçte ise Batı dünyasında “Katolik” terimi, genellikle “Protestan” teriminin karşıtı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Reform sürecinde Protestan akımlara kapılmayarak Roma’daki Papa’ya bağlılığını sürdüren Hıristiyanlar Katolik olarak adlandırılmıştır.

Roma Kilisesi gerçek ve evrensel Hıristiyan Kilisesinin yegâne temsilcisi olduğu iddiasını sürdürmüştür.

7) Ortodoks ne demektir? (Teşkilat)

Grekçe’orthos’ ile’doxa’ kelimelerinden gelen ve doğru inancı ifade eden Ortodoks terimi, genel kullanımda bir dinin öğretisine, ilkelerine, doktrin ve dogmasına, geleneksel olarak doğru kabul edilen düşüncelerine uygun, düşünce ve inanç tarzını ifade etmek için kullanılmaktadır. Özel anlamda bu terim Hıristiyan toplumunun 11. yüzyılda Doğu ve Batı şeklinde ayrılmasından sonra ortaya çıkan Grek ve Slav ağırlıklı Doğu Hıristiyanlığını ifade etmede kullanılmaktadır.

Ortodoks terimi Doğu Batı ayrışmasından önce, Hıristiyanlığın ilk beş yüzyılında ana kitleden ayrılmış olan Ermeni ve Süryani gibi diğer doğulu Kiliseler tarafından da kullanılmakla birlikte bu terim, genellikle İstanbul’daki Fener patriğinin unvan üstünlüğünü tanıyan ve onunla birlikte hareket eden özerk veya bağımsız yerel kiliselerin oluşturduğu Hıristiyan grubunu tanımlamak için kullanılmıştır.

8) İncil’e nasıl iman ederiz? (Halk)

Kelime olarak “müjde, tâlim ve öğretici” anlamına gelen İncil, Hz. Îsâ aracılığıyla insanlara indirilen kutsal kitabın adıdır. İncil, İsrailoğulları’na daha önce gönderilen Tevrat’ı tasdik eden bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim’de: “O Peygamberlerin izleri üzere Meryemoğlu Îsâ’yı, önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona, içerisinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik.” (Mâide, 5/46) buyrulmaktadır. Bu ayette de belirtildiği gibi İncil Tevrat’ı tasdik edicidir.

Şüphesiz İncil Allah tarafından indirilmiştir. Bu bakımdan, Allah’tan Hz. Îsâ’ya indirildiği şekliyle ona inanmak imanın gereklerindendir. Fakat günümüzde İncil’in bu orijinal metni elde yoktur. Bu gün İncil adı altında mevcut olan kitap, insanlar tarafından müdahaleye mâruz kalmış ve bozulmuştur. Günümüzde İncil’de yer alan bilgiler hakkında bir Müslüman’ın takınması gereken tavır şu şekilde ifade edilebilir: Eğer bu bilgiler, Kur’an ve sahih hadislerdeki bilgilere uygunsa kabul; değilse ise reddedilir. Ayet ve hadislerde hiç bahsedilmiyor ve İslâm’ın temel prensiplerine de zıt düşmüyorsa Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu tavsiyesi doğrultusunda hareket edilir: “Ehl-i Kitabı tasdik de etmeyin, tekzip de (yalanlamayın). ‘Biz Allah’a ve bize indirilenlere iman ettik’ deyin.” (Buhârî, Tefsîr, 13)

9) Hz. Îsâ tekrar dünyaya gelecek midir? (Teşkilat)

Kur’an-ı Kerim’de, Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ (a.s.)’yı Yahudilerden koruduğu, onu öldürülmelerine imkân vermeyip mahiyeti anlaşılamayan bir şekilde katına yükselttiği ifade edilmektedir. Konuyla ilgili âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “Bir de inkârlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve’Biz Allah’ın Peygamberi Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük’ demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Fakat zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.” (Nisa, 4/156-157) “Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/158) “Hani Allah şöyle buyurmuştu: Ey Îsâ! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (Âl-i İmran, 3/55 )

İslam bilginleri, bu ayetler ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’den nakledilen haberlere dayanarak farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: Bir kısım bilginler Allah Teâlâ’nın Hz. Îsâ (a.s.)’yı cismiyle ve ruhuyla kendisine yükselttiği görüşünü benimsemişlerdir. Bazı âlimlere göre ise Hz. Îsâ (a.s.) vefat etmiştir. Allah Teâlâ, nebilerin, sıddıkların ruhunu yükselttiği gibi onun ruhunu da yükseltmiştir.

Tefsir ve akâid kaynaklarında Hz. Îsâ’nın kıyamete yakın bir zamanda dünyaya ineceği ve onun sayesinde Hıristiyanlığın teslis akidesinin (Allah-Ruhu’l-Kudüs-Îsâ ), İslam’ın tevhid akidesine dönüşeceği ifade edilmekle birlikte, bu görüş sadece Hz. Peygamber (s.a.s.)’e atfedilen haberlerde yer almaktadır.

Özellikle son devir İslam âlimlerinin bir kısmı, Kur’an-ı Kerim’de açıkça yer almamış olması nedeniyle, Hz. Îsâ’nın yeryüzüne inişi hadisesini farklı yorumlamakta, ilgili hadisleri ya zayıf addetmekte ya da Hz. Îsâ’nın inişini onun getirdiği tevhidî çizginin yeniden hakim olması şeklinde te’vile tabi tutmaktadırlar. (Bu konularda daha geniş bilgi için, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin “Îsâ” maddesine bakılabilir.)

10) Hz. Nûh hakkında bilgi verir misiniz? (Halk)

Hz. Nûh Hz. Âdem’in oğlu Şît’in (Şîs) neslinden Lamek’in oğlu olup, adı Kur’an’da kırk üç yerde geçen büyük bir Peygamberdir. Ayrıca yüce Allah tarafından kendilerinden sağlam söz alınan beş büyük Peygamberden biri ve bunların ilkidir (Ahzâb, 33/7; Ahkaf, 46/35). 950 yıl yaşamış ve kavmini Allah’ın dinine davet etmiştir (Ankebût 29/14).

Kur’an’da Nûh’tan önceki bazı Peygamberler de anılmakla birlikte onların inkârcılarla mücadelesi hakkında detaylı bilgi verilmemiştir. Nûh’un soyu, hayatı, Peygamberliği, inkârcı toplumuna karşı sergilediği mücadele ve Nûh tufanı hakkında Hûd sûresinde genişçe bilgi verilmiştir (bkz. 11/25-49; ayrıca krş. A’râf 7/59-64).

Hz. İdris’ten sonra âdemoğulları doğru yoldan ayrıldılar ve putlara tapmaya başladılar. Cenab-ı Hak onlara Nûh Peygamberi gönderdi. Hz. Nûh uzun yıllar kavmini Allah’ın birliğine davet etti. Oğulları Sâm, Hâm ve Yâfes ile eşleri ve çok az kimse iman etti. Geri kalan büyük çoğunluk inanmadı. Hatta kendisinin Yâm adındaki oğlu bile Hz. Nûh’a inanmadı. Hz. Nûh kavmine nasihat ettikçe, onlar da ona ezâ, cefâ, tahkir ve alay ile karşılık verdiler.

Allah Nûh’a gemi yapmasını emretti. Hz. Nûh gemiye bindi ve her türlü hayvandan birer çift aldı. Oğlu Yâm’ı da gemiye davet etti. Fakat o, “Ben dağa çıkar kurtulurum.” diye gemiye binmedi. Hz. Nûh’Bugün Allah’ın merhametinden başka sığınacak yer yoktur’ diye nasihat ederken araya bir dalga girdi, Yâm boğuldu.

Nûh’tan sonra insanlık Nûh’un üç oğlundan üredi. Arabın, İranlıların ve Rum’un babası “Sâm” ve Sudan halkının babası “Hâm” ve Türk kabilelerinin babası Yâfes’tir (Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya, I, 6).

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nûh ile ilgili bir sure ve başka surelerde Hz. Nuh’un adının geçtiği pek çok ayet vardır. Bunlardan bir kaçı burada zikredilebilir: “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine Peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.” (Ankebût, 29/14) “Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh’a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.” (Kamer, 54/14) “ (Ey Muhammed! ) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.” (Enbiyâ, 21/76)

Rivayete göre Hz. Nûh tûfandan sonra 350 yıl yaşamış ve Mekke’de vefat etmiştir (Ömer Faruk Harman, “Nûh”, İFAV Ans. , III, 499).
11) Hz. İbrahim hakkında bilgi verir misiniz? (Halk)

Hz. İbrâhim Mezopotamya’da, Keldânîler’in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray (Sâra), babası Âzer ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran’a gitmiş; babası burada ölmüş, kendisi de eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin’deki Ken’an diyarına göçmüştür.

Ülkede baş gösteren kıtlık yüzünden eşiyle birlikte Mısır’a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak verilmiş, daha sonra tekrar Ken’an diyarına dönmüştür.

Hacer’den Hz. İsmail, Sâra’dan da Hz. İshak doğmuştur. Ketura isimli eşinden başka çocukları da olmuştur.

Hz. İshak dünyaya geldikten sonra annesi Sâra, Hâcer’i ve oğlu Hz. İsmâil’i istemez; bunun üzerine Hz. İbrâhim Allah’ın emrine uyarak Hâcer’le İsmâil’i Mekke’nin bulunduğu bölgeye getirir. Kur’an’da bu husus Hz. İbrâhim’in ağzından, “Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! “Rabbimiz, neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının yanında, ekinsiz (kuru) bir vadiye yerleştirdim.” (İbrâhim, 14/37) şeklinde ifade edilir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim ile ilgili 98 ayet bulunmaktadır. Hz. İbrahim’in Peygamber olduğu ve kendisine suhuf verildiği Kur’an-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir. “Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i Peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadid, 57/26)

Allah Hz. İbrahim’i insanlık için bir önder yapmıştır. Bugün bile üç büyük ilahî dinin mensupları Hz. İbrahim’de birleşmekte, her biri onu önder kabul etmektedirler. “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.” (Bakara, 2/124)

Yeryüzünün ilk ibadet evi olan Ka’be Hz. İbrahim tarafından yeniden inşa edilmiştir. “Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.” (Bakara, 2/127)

Hz. İbrahim ve nesli üstün kılınmış bir nesildir. “Şüphesiz, Allah, Adem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Âl-i İmrân, 3/33-34)

Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in vefatıyla ilgili bilgi yoktur. Kısas-ı enbiyâ kitaplarında onun 195 veya 200 yaşında öldüğü, Ken’an’da eşi Sâra’nın yanına defnedildiği ifade edilir. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, III, 322)
12) Hz. Mûsâ hakkında bilgi verir misiniz? (Halk)

Kur’an-ı Kerim’de adından 196 yerde bahsedilen Hz. Mûsâ; gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan Peygamberdir. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya’kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası; Levi’nin oğlu Kohat’ın oğlu Amran (İmrân), annesi ise Kohat’ın kız kardeşi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20).

Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes’in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken), harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; (Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bkz. Çıkış, 2/5). Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (geniş bilgi için bkz. Kasas 28/7 vd. ; krş. Çıkış, 2/2-10).

İsrâiloğulları’ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas, 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır).

Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hz. Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Hz. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hz. Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Firavun, her felâket gelmesinde Hz. Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bkz. A’râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Hz. Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.

Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Hz. Mûsâ, onların başına Hz. Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.

Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev’ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev’ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c. 1, s. 123; Tesniye, 32/50; 34/6-7).
13) Hz. Dâvûd hakkında bilgi verir misiniz? (Halk)

Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde adı zikredilen Hz. Dâvûd; Hz. Yakub’un oğlu Yehuda’nın soyundandır. Kayınpederi Talut’un ölümünden sonra İsrailoğullarına hükümdar olmuştur. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir: “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 2/251)

Hz. Dâvûd’un yaşadığı dönemde Filistinliler İsrailoğulları için güçlü bir düşmandı. Başlarında Câlût (Golyat) isimli çok iri ve güçlü bir savaşçı kumandanları vardı. İsrâiloğulları ordusu düşmana yaklaşınca korku ve gevşeme alâmetleri ortaya çıktı.

Tâlût’un ordusunda üç oğlu bulunan bir baba (Yesse), onlardan doğru bir haber getirsin diye çobanlık yapan, küçük oğlu Dâvûd’u gözcü olarak göndermişti. Dâvûd orduya yetiştiğinde Golyat (Câlût) meydana çıkmış, teke tek savaşmak üzere karşı taraftan bir savaşçı istemişti. Tâlût onun karşısına çıkmak istiyor, bunun ölüm demek olduğunu bilen komutanları onu engellemeye çalışıyorlardı.

Hz. Dâvûd çevresindekilere Golyat’ı öldürenin ödülünü sordu. “Onu öldürene kral büyük servet verecek, onu kızıyla evlendirecek ve hanedanını imtiyazlı kılacak” dediler. Hz. Dâvûd buraya savaşmak için gelmemişti, daha önce kendisini bir savaşta denemiş de değildi. Sürüden koyun kapan bir aslanla ayıyı öldürdüğünü hatırlatarak Tâlût’tan, Golyat’a karşı savaşmak üzere izin istedi. Kumandan kendini uyardıysa da aldırmadı, talebinde ısrar etti.

Tâlût ona zırh giydirdi ve izin verdi. Golyat’a doğru ilerlerken zırh ağır geldiği ve hareketini sınırladığı için onu da çıkarıp attı. Yanında yalnızca vadiden seçtiği taşlarla sapanı vardı. Golyat’la birkaç cümle konuştuktan sonra sapanına uygun bir taş koydu ve onunla düşmanını başından vurdu, yere düşünce de kılıcını elinden aldı ve boynunu kesti. Bundan sonra Filistinlilerin mağlûbiyeti kolaylaştı, zafer İsrâiloğulları’nın oldu.

Bu ilk ve en önemli çarpışmada Hz. Dâvûd zırhın kendisinin hareketlerini kısıtladığını görmüş ve zırhı sırtından yere atmıştı. Sonra Allah ona yüksek kaliteli olan ve insanın hareketlerini engellemeyen zırh yapmayı öğretmişti. “Bir de Dâvûd’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?” (Enbiyâ, 21/80)

Tâlût sözünde durdu, kendisini askerin başına geçirdi ve kızıyla da evlendirdi. Habrun (bugünkü el-Halîl) şehrinde yaşayan halkın bir kısmı onu diğer kısmı da Tâlût’un bir oğlunu hükümdar olarak kabul ettiler. İki grup iki yıl kadar aralarında savaştılar. Sonunda Tâlût’un oğlu öldü ve bütün İsrâiloğulları’nın ileri gelenleri Dâvûd’un etrafında birleştiler. Başka Peygamberleri kendi kavminden bazı insanların inkâr ettiği gibi Hz. Dâvûd’u da kendi kavminden bazı insanlar inkar etmişlerdi. Allah onların durumunu şöyle açıklamıştır: “İsrailoğullarından inkar edenler, Dâvûd ve Meryemoğlu Îsâ diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Mâide, 5/78)

Dâvûd ülkeyi güzel idare ettiği gibi yaptığı savaşlar sonunda sınırlarını Fırat’tan Akabe körfezine kadar genişletti.

Hz. Dâvûd’un çok hoş bir sesi vardı. Allah Teâlâ kulu Dâvûd’a, dilediği birçok önemli ve faydalı şeyi öğretmişti, krallık nasip etti ve sonunda kendisine Zebur’u (Mezâmir) göndererek Peygamberlik de lutfeyledi (Hz. Dâvûd hakkında ayrıca bkz. Sâd, 38/17 vd. ). “Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, ‘Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur’ dediler.” (Neml, 27/15) (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, I, 390; IV, 574)
14) Hz. Îsâ hakkında bilgi verir misiniz? (Halk)

Hz. Îsâ Kur’an-ı Kerim’de 34 yerde Îsâ, 9 yerde de Mesih olarak zikredilmiştir. Âl-i İmran suresinin 45. den 62. ayetine kadar olan bölümde Hz. İsâ’nın dünyaya gelişi, özellikleri, görevi, kendisine tuzak kurulması ve yüce Allah’ın katına yükseltileceğinin bildirilmesi hakkında bilgi verilmekte, Rasûlüllah’tan bu hakikatleri inkâr edenleri karşılıklı lânetleşmeye çağırması istenmektedir. Bu konularda Kur’an-ı Kerîm’in başka sûrelerinde de açıklamalar bulunmaktadır.

Hz. Îsâ Hıristiyanlık’ta ve İslâm’da hem Îsâ hem de Mesîh olarak adlandırılmaktadır. Fakat Kur’an’ın ifadesiyle; “Meryem oğlu Îsâ Mesîh ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur.” (Nisâ, 4/171) Hıristiyanlık’ta ise o, Tanrının oğlu dolayısıyla Tanrı kabul edilmektedir.

Kur’an-ı Kerîm Hz. Îsâ’nın doğum yeri ve doğum tarihi hakkında bilgi vermemektedir.

İnciller’de onun Beytlehem’de dünyaya geldiği kaydedilmekle birlikte Nâsıralı olarak takdim edilmektedir (krş. Matta, 2/1, 13/54-57; Markos, 6/1-4; Luka, 2/4-11, 4/16, 24; Yuhanna, 1/45).

Hz. Îsâ’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı tarihî bilgiler ışığında yapılan araştırmalar onun doğum tarihinin milâttan önce 5 yılının sonu veya 4 yılının başı olduğunu göstermektedir. Hz. Îsâ’nın doğduğu ay ve gün hakkında da kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın İmrân ailesine mensup olduğu ve bu ailenin Allah tarafından seçilip üstün kılındığı belirtilmekte; Îsâ’nın annesi Meryem’in babasından İmrân ismiyle söz edilmektedir (Âl-i İmrân, 3/33-35).

Âl-i İmrân suresi 35-44. âyetlerde açıklandığı üzere, Kur’an’a göre İsrâiloğulları’ndan İmrân’ın karısı hamile kalır ve doğacak çocuğunu Allah’a (mâbet) adar. Umduğunun aksine bir kız doğurur, “Ben onun adını Meryem koydum ve işte ben onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı sana ısmarlıyorum.” diyerek mâbede emanet eder. Hz. Zekeriyyâ Meryem’in bakımını üstlenir ve Meryem, mâbedin doğu tarafında bir odaya (mihrap) yerleştirilir. Hz. Meryem orada Allah tarafından rızıklandırılır; iffetli, her çeşit kötülükten uzak olarak büyür, herkesin imrendiği erdemli bir şahsiyete ulaşır.

Cebrâil, Meryem’e insan şeklinde görünür. Meryem irkilir ve ondan Allah’a sığınır. Cebrâil Allah tarafından görevlendirilmiş elçi olduğunu bildirerek Meryem’e bir erkek çocuk doğuracağı müjdesini verir. Meryem, iffetli bir insan olduğu ve kendisine erkek eli değmediği halde nasıl çocuğunun olacağını sorunca da Cebrâil, bunun Allah için kolay olduğunu söyler. Daha sonra Allah ruhundan üfler ve Meryem hâmile kalır (ayrıca bkz. Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12).

Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın hayatının tebliğ faaliyetine kadar geçen dönemiyle ilgili olarak sadece şu ifade yer alır: “Meryem oğlu ile annesini de bir âyet yaptık; ikisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan yüksekçe bir yere yerleştirdik.” (Mü’minûn 23/50) Daha sonraki dönemi hakkında verdiği bilgiler de İnciller’deki kadar ayrıntılı değildir. Kur’an’a göre Hz. Îsâ, semadan sofra indirmenin (Mâide 5/111; Saf 61/14) dışında, çamurdan kuş yapıp ona üfleme ve onun da kuş oluvermesi, ölüyü diriltme, körü ve cüzzam hastalığına tutulmuş kişiyi iyi etme, evlerde yenilen ve biriktirilen şeyleri haber verme gibi çeşitli mûcizelerle desteklenmiştir (Âl-i İmrân 3/49; Mâide 5/110). Peygamberliğini ortaya koyan açık delillere rağmen Hz. Îsâ’ya inanmayanlar onu öldürmek üzere tuzak kurar, plan yaparlar, fakat Allah onların planlarını bozar (Âl-i İmrân, 3/54) ve Hz. Îsâ’yı kendi nezdine yükseltir (Nisâ 4/158).

Kur’an-ı Kerîm’e göre Hz. Îsâ İsrâiloğulları’na gönderilmiş bir Peygamberdir ve kendisine İncil verilmiştir (Âl-i İmrân 3/49; Nisâ 4/171; Zuhruf 43/59; Hadîd 57/27; Saf 61/6).

Adı Îsâ, sıfatı Meryem oğlu, lakabı Mesîh olarak geçen (Âl-i İmrân 3/45) Hz. Îsâ ile ilgili olarak Kur’an’da kullanılan belli başlı ifadeler şunlardır: Îsâ Allah’tan bir kelimedir (Âl-i İmrân 3/45; Nisâ 4/171) ve bir ruhtur (Nisâ 4/171); Rûhulkudüs ile desteklenmiştir (Bakara 2/87, 253; Mâide 5/110); annesiyle birlikte Allah tarafından bir âyet kılınmıştır (Mü’minûn, 23/50); Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştir (Mâide 5/110; Âl-i İmrân 3/48); annesine karşı hürmetkârdır (Meryem 19/32); sâlihlerdendir, şânı yücedir, Allah’a yakın olanlardandır (Âl-i İmrân 3/45-46); Allah ona kitap vermiş, onu Peygamber yapmış, mübarek kılmıştır (Mâide 5/75; Meryem 19/30-31); bir insandır, bir kuldur (Nisâ 4/172; Mâide 5/75; Meryem 19/30; Zuhruf 43/59); beşikte iken konuşan Peygamberdir (Âl-i İmrân 3/46; Mâide 5/110; Meryem 19/29-33); Tevrat’ı tasdik etmiş, bazı hususlarda onu neshetmiştir (Âl-i İmrân 3/50-51; Mâide 5/46; Zuhruf 43/63); kavmine namazı ve zekâtı emretmiştir (Meryem 19/31); ayrıca “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim.” (Saf, 61/6) diyerek Hz. Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini müjdelemiştir.

Kur’an’da Hz. Îsâ’nın babasız dünyaya gelişi ilâhî kudretin bir tecellisi olarak nitelenmekte ve Âl-i İmran Suresinin 59. âyetinde onun yaratılışıyla Hz. Âdem’in yaratılışı arasındaki benzerliğe işaret edilmektedir. Ayrıca Kur’an’da Hz. Îsâ’nın kendisini aslâ ilâh olarak takdim etmediği açık biçimde belirtilmektedir (Mâide, 5/116-117). Hz. Îsâ’nın Hıristiyanlık’taki “teslîs” inancının bir öğesi haline getirilmesi ve Kur’an’ın bu anlayışı mahkûm etmesi hakkında bkz. Nisâ 4/171; Mâide 5/72-76. Öte yandan Kur’an Hz. Îsâ’nın öldürülmediğini, çarmıha da gerilmediğini; Allah katına yükseltildiğini bildirmektedir (bu konuda bilgi için bkz. Nisâ 4/155-161). (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, I, 566)

 


DİĞER DİNLER VE YENİ DİNÎ AKIMLAR (Teşkilat 10; Merkez 1)
15) Sâbiîlik hakkında bilgi verir misiniz? (Teşkilat)

Sâbiîler, Kur’an’da üç yerde (Bakara, 2/62; Maide, 5/69; Hac, 22/17) geçmektedir. Bu nedenle Müslüman âlimler ve müfessirler Sabiîlerin inançları konusu ile ilgilenmişlerdir. Sabiîler hakkında yapılan araştırmalar, bunların üç kısma ayrıldığını göstermektedir. Birinci kısımda yer alan Sabiîler, Yahudîlik inancına mensup olmakla birlikte Yahudîlerin bir takım temel görüşlerine muhalif olan bir inanç grubudur. Nitekim Hz. Yahya da kendisi Yahudi olmasına rağmen yaşamış olduğu asırdaki Yahudî anlayışına karşı çıkmış ve Yahudiler tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle Hz. Yahya, Sabiîler tarafından en saygın Peygamber kabul edilmiştir. Bu kısımda yer alan Sabiîlere “Hanif Sabiîler” de denmiştir. İkinci kısımda yer alan Sabiîlere ise Mandenler denmektedir. Mandenler ilk Sabiîliğin sahip olduğu inanç ve prensipleri benimsemekle birlikte bu prensiplere yenilerini ekleyerek farklı bir inanç sistemi oluşturmuşlardır. Bunlar Peygamberler arasında bir takım ayrımlara giderek kimi Peygamberlere saygı duymuş kimilerini ise dışlamışlardır. Onlara göre Hz. Yahyâ yanında Hz. Âdem ve Hz. Nuh da saygın Peygamberler iken Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed (s.a.s.) kötülük Peygamberleridir. Üçüncü kısım Sabiîler ise aslen Sabiî inançlarını paylaşmamakla birlikte sadece onların hukuki statüsüne sahip olabilmek için bu adı alan ve yıldızlara tapmalarıyla tanınan Mezopotamya (Harran) putperestlerinden oluşmaktadır. Bu üç kısımdan birincisi günümüze kadar varlığını sürdürememiştir. Üçüncüsü ise Sabiî adını taşımakla birlikte esasen bu inanca sahip değildirler. Dolayısıyla günümüzde Sabiîlik denildiğinde akla gelen grup Mandenlerdir.

Yahudi olmalarına rağmen Yahudiliğin ana ekseni dışına çıkan Mandenler, Filistin’de uğradıkları katliam nedeniyle Kuzey Mezopotamya’ya göç etmişlerdir. Burada karşılaştıkları yeni inanç ve kültürlerden de etkilenerek, İran dinlerinden, Asur-Babil inançlarından ve Hıristiyanlıktan aldıkları çeşitli öğeleri kendi inançlarına katmışlar ve böylece Yahudilikten iyice uzaklaşmışlardır. Mandenler, VII. yüz yılda Irak’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra İslam hakimiyeti altına girmişler ve zimmî statüsüne sahip olmuşlardır.

Mandenler’in üç önemli kutsal kitabı vardır. Bunlar yaklaşık altı yüz sayfa olan ve “Âdem’in Kitabı” diye de isimlendirilen Ginza (Hazine), Draşia d Yahya (Yahya’nın Öğretileri), ve Qolasta (Övgü)’dır.

Mandenler ikili bir anlayışa sahiptirler. Bu anlayışa göre, “Işık Evreni” ve “Karanlık Evreni” diye iki evren vardır. Işık Evreni’nin hakimi, “Yüce Yaşam”, “Kudretli Ruh” ya da “Yüceliğin Efendisi” olarak nitelendirilen ve tüm eksikliklerden uzak bulunduğuna inanılan “Malka d Nhura” (Işık Kralı)’dır. Işık Kralına gündüz üç, gece iki kez dua ederler. Bu dualar kuzeye dönülerek gerçekleştirilir. Bunun yanında diğer bir önemli ibadet ise vaftizdir.

Sabiîler kutsal kabul edilen ve uzun beyaz bir elbise olan “Rasta”yı sürekli giymek zorundadır. Din adamları ise Rasta’ya ek olarak, sağ elin küçük parmağına takılan altın yüzük gibi bazı özel eşyalar da kullanırlar. Sabiîler başka dinden olanlarla evlilik yapmadıkları için kapalı bir toplum hüviyetine sahiptirler.

Günümüzde sayıları otuz bini bulan Sabiîler, Dicle ve Fırat kıyıları ile Irak’ın çeşitli bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bununla birlikte Amerika İsveç ve Avustralya gibi ülkelere göç eden Sabiîler de vardır. (Bu konuda geniş bilgi için bkz: TDV İslam Ansiklopedisi Sabiîlik Md.)
16) Konfüçyüsçülük (konfüçyanizm) hakkında bilgi verir misiniz? (Teşkilat)

Konfüçyüs kendisini din kurucusu olarak anmamıştır. Onun öğretilerinin bir din halini alması uzun bir dönem sonucunda olmuştur. Esasında Konfüçyüsçülük Konfüçyüs’e dayandırılan, Çin’e ait inanış ve ayinler birliğidir.

Konfüçyüsçülüğün belirli bir inanç sistemi ve dini teşkilatı yoktur; fakat Tanrı kavramı ve kutsal metinleri vardır. Tanrı Tien olarak da ifade edilen Gök Tanrı’dır. O, tabiat düzeninin idarecisi, her şeyin üstünde yüce yaratıcıdır. Tanrı, düşkün insanları korumak için hükümdarlar, “Tanrı yoluna” yardımcı olmaları ve ülkenin her yanında huzuru sağlamaları için öğretmenler göndermiştir. Konfüçyüs, öbür dünyanın varlığını inkâr etmemiş, yapılan günahların cezasız kalmayacağını belirtmiştir.

Dua ve ibadet Konfüçyüsçülük’te bir görevdir; fakat devamlı değildir. Bu, dini mânâda oruç tutup temiz olduktan sonra ifa edilen kurbandan ibarettir.

Ahlakî ilkeler çok önemlidir. Konfüçyüs, dünyada beş şeyi her şeye uygulayabilme yeteneğine “mükemmel erdem” adını vermiştir. Bu beş şey ağırbaşlılık, cömertlik, samimiyet, doğruluk ve nezakettir. Konfüçyüs’ün telkini şu dört husus üzerine dönmüştür: Kültür, iş yönetimi, üste karşı dürüst davranma, verilen söze bağlılık. Konfüçyüsçülükte beş temel insani ilişki vardır: Amir ile memur, ebeveyn ile çocuklar, karı ile koca, kardeşler, arkadaş ve dostlar arasındaki ilişki ve saygı.

Diğer taraftan dinler tarihçileri Kofüçyüsçülüğün bir din mi, ahlakî öğreti mi, felesefi bir nazariye mi, Çin’in kadim geleneğinin bir yorumu mu olduğu gibi konularda farklı görüşler ortaya koymuşlarıdır.

Günümüzde 800 milyon civarında bu din yahut öğretiye bağlı insan yaşadığı tahmin edilmektedir.
17) Taoizm hakkında bilgi verir misiniz? (Teşkilat)

Çinin en eski dinlerinden biridir. Şintoizm ve Konfüçyanizme reaksiyondan doğmuştur. Kurucusu Lao Tzu dur. Hayatı hakkında çok fazla bilgi yoktur. MÖ. 604-517 yılları arasında yaşadığı, Honan da doğduğu, Konfüçyüsün çağdaşı olduğu sanılmaktadır.

Taoizm Tao kavramı üzerine inşa edilmiştir. Taoizmin kendine göre büyücüleri rahipleri, rahibeleri, dini şefleri ve kendine has ayinleri vardır. İlkbaharda ateş yakılır, Taoist rahipler yarı çıplak durumda, ateşe pirinç ve tuz atıp yalınayak koşarak üzerinden geçerler.

Taoizmin temeli mistik bir panteizmdir. Tao, dünyayı yöneten bir sebeptir ve insan onu bilmelidir. Tao, âlemden önceki yaratıcı prensiptir. O görülemez, işitilmez ve kavranılamaz. O hiçbir şeye sığmaz. Her şeyin temeli O’dur.

Taoizmde ayrıca bir de “Te” vardır. Bütün varlıkları Tao meydana getirir, Te ise onları besler, büyütür, tamamlar.

Taoistlere göre iyi bir Taoist, kendi içini meşguliyetlerden ve pisliklerden temizleyerek mücerret gerçeklerle doldurmalıdır. Maddeden arınmakla insan halis ruh haline gelir. Mistisizmin en yüksek makamı, fertle mutlak varlık arasında tam birleşme merhalesidir. Bu da, tam birleşme yoluyla bir şahsiyet haline gelmekle olur. Taoizm, Konfüçyizm’in tersine pasifliğe yönelir. Bunlara göre fazilet, çalışmamaktır. İnsanları mukaddes dağlarda ve uzak adalarda düşünerek yaşamaya davet ederler. Yasaların, ilmin ve medeni gelişmelerin insan fıtratını bozduğunu ileri sürerler ve fıtratın asıl temizliğini kazanması için tabii hayata dönülmesi gerektiğini savunurlar. Taoistler ömrün uzamasına önem verirler. Yaşlılık onlara göre mukaddeslik alâmetidir. Taoist inancın hedeflerinden biri de ömrün uzatılması ve ebedileştirilmesidir. Bazıları ömrün yüzyıllar sürebileceğini iddia ederler.

Taoizmin kurucusu Lao-tzu savaşa karşıdır. Bunun için o savaş aletlerini iyi görmez. Yine Taoizmde devlete müspet vazifeler düşmez. Maddi ilerleme küçümsenir. Birçok memuriyet ve müessese gereksiz görülür.

Günümüzde 100 milyon civarında Taoist yaşadığı tahmin edilmektedir.
18) Şintoizm hakkına bilgi verir misiniz? (Teşkilat)

Japonların milli dini olan Şintoizm Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi olup “tanrıların yolu” demektir. Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizmin geçirdiği safhalar üç devrede incelenir. Bunlar, a) mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm’in Japonya’ya girişine kadar devam eden dönem, b) Budizm, Şintoizm mücadelesinin kızıştığı 9. yüzyıla kadar süren dönem, c) Şintoizmle Budizm’in birbirinden ayrıldığı, 1192’den 1868 reformuna kadar devam eden dönemdir.

Şintoizm milli, iptidai, politeist bir din olup diğer dinlere karşı hoşgörülü bir din dir. Onun iki temel özelliği a) Milli bir din olması, b) Tabiata bağlanmaya önem vermesidir.

Şintoizmde ruh veya Tanrı için “kami” kelimesi kullanılır. Ruhun ölümden sonra yaşadığına inanılır ve ölen herkes “kami” olur. Ancak her kami tanrı olmayabilir. Sekiz milyon tanrı bulunduğuna inanılır. Bunların en büyüğü güneş tanrıçası Amaterasu’dur. Şintoistlere göre birbiriyle hem kardeş hem karı-koca olan Gök (Baba Tanrı) ile Yer (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diğer Tabiat Tanrılarını doğurmuşlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaşan başka Tanrı inanışları da vardır. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Ölüler yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya vs. konulduğu sürece mesut olurlar.

Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. İmparator Güneş ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar. Şintoizmde ibadet tapınak ve evde yapılabilir. Japonya’da yüzbinin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Amatarasu’nun heykeli bulunur.

Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. İbadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını Müslümanların abdest almaları gibi yıkar. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker. ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulunmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. İbadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar. Bazı özel durumlarda islam inancındaki gusüle benzer bir temizlik yaparlar. İbadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler.

Evlenme törenleri mabetlerin bitişiğindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde kabul edilir. Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaşayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiş olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, ilahlara hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır.

Şintoizmin kutsal metinleri ikidir: a) Kojiki, b) Nihongi.

Günümüzde Şintoistlerin sayısının 4.000.000′un üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.
19) Hinduizm hakkında bilgi verir misiniz? (Teşkilat)

Hinduizm, Hint yarımadasında yaşmakta olan halkın çoğunluğunun dinî inanç ve geleneklerini ifade eder. Kelime Batılılar tarafından kullanılarak yaygınlaştırılmıştır. Bölge halkı dini geleneklerini “Sanatana Dharma” (ezeli-ebedi din) biçiminde ifade etmektedir. Hinduizm BRahmanların hakimiyet sağladıkları dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimlerinin bir biri yerine kullanıldığı bilinmektedir.

Hinduizm Ari ırkın üstünlüğü, kast sistemi, sınırsız bir vatan sevgisi ve bağlılık duygusu kavramları üzerine kurulmuş toplumsal ve siyasi olguların bir özel görüntüsüdür. Hinduizmin bir ilk lideri, temel tebliğini, bildiren bir ilk kurucusu olmadığı için bir anlamda kurucularının kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.

Hinduizm çok tanrılı bir karaktere sahiptir. Tanrı Brahma’nın dünyayı meydana getirdiğine inanılır. Tanrı Şiva ve Vişnu Brahma’dan sonra gelir. Rig-veda’da “Tanrı’nın gerçekliğin tek olduğunu ama bilgeler tarafından farklı adlarla anıldığı” ifadesi bulunmaktadır. Hindulara göre bütün bunlar tek olan Brahman’ın tezahürleridir. Hinduizmde saygı gösterilen bazı varlıklar Kaylasa, Himalaya Dağları, Ganj Yamuna Nehridir. Vedalar Dönemi’nde önemli sayılan pek çok Tanrı bugün unutulmuş gibidir; onlara nadiren dua edilir.

Hinduizm’in Tanrı anlayışı çeşitli mezhep ve ekollere göre değişik şekilde algılanmıştır. Bir kısım Hindu’lar monoteisttirler. Bir Hindu doğumundan ölümüne kadar bütün hayatı boyunca belirli merasimleri yerine getirmekle mükelleftir. Nitekim adaklarının yerini bulması için ziyaret, kalbin aydınlanması için meditasyon şarttır. Vedalar Döneminde ölenlerin cesetleri kısmen gömülür, kısmen yakılırken, günümüzde ise Muktilerin (Hindu inancına göre reenkarnasyon döngüsünden kurtulmuş ermiş kişi) dışında bütün cesetler yakılmaktadır. Dulların da yakıldığı Hindistan’da bu uygulama genel bir kaide halini almıştır. Bununla beraber günümüzde ara sıra da olsa dulların yakıldığına şahit olunmaktadır. İnançlarına göre bu dini merasimden sonra kadın gökyüzünde kocasıyla birleşmektedir.

Hinduizm mukaddes kitaplarının tamamını içine alan metinler Veda’lardır. Sanskritçe yazılmış olan Vedalar 4 bölümden oluşur.a.) Rigveda: Tanrıları tazim için yazılmış on kitaptan ibarettir. b) Samaveda: Kurban esnasında söylenen ilahileri ihtiva eder. c) Yajurveda: Bu da kurbanla ilgili formüllerden meydana gelmiştir. d) Atharvaveda: Kâinat ve büyü ile ilgili dualardan ibarettir. Ayrıca Vedaları tamamlayan Brahma, Upanişad ve Aranyakalar da temel metinlerdir.

Hinduizmde halkın ayrıldığı sınıflardan her birine “Kas”t denir. Bir bakıma Kast aynı işle meşgul olan görev ve gelenekleriyle bir birine sımsıkı bağlanan insanların meydana getirdiği birlik diye de tanımlanabilir. İnsanlar kendi isteği doğrultusunda Kast seçemez, belli bir Kast’ta dünyaya gelir. Bununla beraber sonradan Kast terk eden, Kast dışı sayılan gruplar da vardır. Bunlara dokunulmazlar denir. Kast sistemi Hinduizm inançlarından kaynaklanır. Belli başlı 4 Kast vardır: a) BRahmanlar (rahip ve âlimler), b) Kşatriya (prensler ve askerler), c) Vaişya (tüccar, esnaf ve çiftçiler), d) Şudra (işçiler, sanatkârlar).

Meslekler Kastlara ayrıldığı gibi, evlenmeler de ancak aynı Kast içinde cereyan edebilir. Yeme - içme, giyim - kuşam, nişan ve düğün merasimleri de her Kast için belli özellikler taşır.

Hinduizmin önemli bir kavramı da “Karma”dır. Bir sebep-sonuç kanunu olan karma, insanın geçmişte yaptığının gelecekte ayrıca görüleceği esasına dayanır. İnsan ektiğini biçer. Bugün ekilen yarın alınacaktır. İyiliklerin karşılığı iyilik, kötülüklerin karşılığı kötülük olacaktır. Karma, her kararın doğru ve yanlış sonuçlarını tespit eden bir kavramdır. Karma’da, asıl olan mükâfat beklemeden hareket etmektir. Böylece sonuç bekleme arzusu frenlenmiş olur. Karmaya göre ölüm yokluk değil bir halden diğerine geçiştir.

Hinduizmin diğer bir kavramı da “reenkarnasyon”dur. Ruhun bir bedenden ötekine geçtiği inancının adı olan reenkarnasyon, karma doktrine bağlı olarak doğmuştur. Reenkarnasyon inancına göre, bedenden ayrı olarak ruhun ölümden sonra devamlılığı, ruhun kendi derecesi içinde yüksek veya alçak bir şekilde meydana gelmektedir. Buna göre insan yaptıklarına uygun tarzda, insan, hayvan veya Tanrı olarak yeniden doğar. Ölümden sonraki hayatta mutlu olmak, hayatta iken doğru hareket etmeğe bağlıdır.

Hinduizmin başka bir kavramı da “Hulul” (Enkarnasyon-Avatara)’dır. Arapça bir kelime olan hulul Tanrı Vişnu’nun insan şeklinde kendini göstermesi anlamına gelir. Hinduizme göre Tanrı her döneminde çeşitli şahsiyetlere bürünerek kendini göstermiş, kötülüğü yok ederek, insanların ihtiyacı olan kanunları bildirmiştir. Böylece Tanrısal mesajlar sonsuza kadar devam edecektir.

Hinduizmde ayin ve ibadetler 3 temele dayanır. Bunlar; a) Güzel ameller, b) Bilgi sahibi olmak, c) Tanrı ile beraber olmaktır. Bu gayelere ulaşmak için sırayla şu hususlar yerine getirilmelidir: Ölenler için kurbanlar kesmek, güneşe saygı göstermek, doğumda ve ölümde ibadet etmek, mukaddes metinleri devamlı okumak, hakikat bilgisini elde etmeye çalışmak, her an Tanrı’nın varlığını düşünerek O’na kullukta bulunmak.

Hinduizmde ayin esnasında bir takım kutsal sözler telaffuz edilir. “Om” en etkili kelimedir. Hemen her yerde ibadet etmek mümkündür. Tapınaklar olmakla beraber ibadet ve ayinlerde ferdilik tercih edilir. Tanrı her yerde yapılan ibadeti gördüğü için, ibadetin belirli bir şekli ve düzeni yoktur. İlk ibadete sabah şafaktan önce başlanır; doğuya doğru dönülerek oturulur. Evlerde de genellikle tapınılan puta ayrılmış bir oda bulunur.

İnekler tüm kâinatın anası olan Devi’nin yani Tanrıça’nın sembolü sayıldığı için, inek ve öküzler caddelerde, alış veriş merkezlerinde veya diledikleri her yerde serbestçe dolaşılabilir. Etinin yenilmesi yasaktır.

Tapınaklarda yapılan ibadet evdeki ibadetten biraz farklıdır. İbadete boru çalınarak başlanır. Her köyde tapınak vardır. Büyük mabetlerin hemen yakınında kutsal yıkanmayı sağlayan havuzlar bulunur.

Kutsal sayılan 7 ziyaret yeri vardır. Hinduların hayatında önemli rol oynayan bu kutsal yerlere ziyaret ve Hac seferlerinin en bilineni Benares’e yapılan ziyarettir. Hinduların bunların dışındaki günlük olmayan ibadetleri ise ateş ayini, büyük kurban töreni, kutsal günlerde oruç tutmak, hacca gitmek, karşılıksız hizmet etmektir.

Günümüzde Hindistan, Seylan, Pakistan, Nepal ve Hint Yarımadasındaki diğer bölgeler de yoğun taraftara sahip olan Hinduizm mensuplarına dünyanın birçok ülkesinde de rastlanmaktadır. 800. 000. 000un üzerinde inananı bulunan Hinduizm günümüz dünyasında bağlılarının yaşamlarını şekillendirmeye devam etmektedir.
20) Mecusilik hakkında kısaca bilgi verir misiniz? (Teşkilat)

Ateşperestlik olarak da adlandırılan Mecusilik, Eski İran kökenli bir dinsel gelenektir. Mecusilik bugün hala yaşayan bir din olarak varlığını devam ettirmektedir. İran’da yaşayan Gabarlarla Hindistan ve dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Parsiler Mecusi inanç ve öğretilerine bağlılıklarını sürdürmektedirler.

Batıda Zoroaster olarak bilinen ve ismi “güzel develere sahip olan” anlamına gelen Zerdüştün ne zaman ve nerede doğduğu tam olarak bilinmemektedir. M. Ö. 1600-1400 yıllarında yaşamış olması muhtemeldir.

Kutsal kitapları olan Avesta’ya ve Yunan kaynaklarına göre Zerdüşt Doğu İran’da yaşamıştır. Zerdüşt yirmi yaşına geldiğinde önemli değişiklikler yaşamaya başlamış sık sık dağlara ve ıssız yerlere çekilerek inziva yaşantısı sürmeye çalışmıştır. Otuz yaşındayken Tanrı’nın meleği Vohu Manah kendisine gelmiş ve ilk vahiylerini iletmiştir. Vahiy getirme daha sonraki günlerde de devam etmiştir. Zerdüşt yaşadığı dönemin çoktanrıcılığına karşı tektanrı inancına dayalı bir öğretiyi insanlara yaymakla görevli olan bir elçi olarak faaliyetlerine başlamıştır.

Zerdüşt ilk 10 sene tebliğinde çok başarılı olamamış, kendine inananları çoğaltamamış ve Kral Vistaşpa’nın ülkesine göç etmiştir. Vistaşpa maiyetiyle birlikte Zerdüşt’e inanınca inananların sayısı hızla artmıştır. Komşu Turanlılarla Vistaşpa arasında yapılan bir savaşta Zerdüşt de öldürülmüştür. (Tahminen M. Ö. 1400)

Kur’an-ı Kerim Mecusilerden sadece bir ayette ismen (mecus olarak) bahsetmekte, onları Mü’minler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiler ve müşriklerle birlikte anarak Allahın onların arasında hükmedeceğini vurgulamaktadır (Hac, 22/17).

Persler döneminden itibaren Mecuş adı verilen yönetici rahip sınıf mensupları, başta Anadolu olmak üzere çeşitli bölgelerde oluşturulan kolonilerde yerleşmişler ve onların temsil ettiği inanç sistemi zamanla yerli halk tarafından Mecusilik olarak adlandırılmaya başlanmıştır.

İslamî dönemde Mecusilerin büyük bölümü Müslümanlaşmak ya da Hıristiyanlaşmak suretiyle din değiştirmiştir.

Zerdüşt hayattayken inancını Tacikistan ve Belucistan’ı da içine alan Harezm bölgesine yayma fırsatı bulmuştur. Zerdüşt’ün ölümünden sonra ise Zerdüştlük İran’da yayıldı. Persler’in Asur ve Babil’i ele geçirmeleri ile Zerdüştlük buralarda da yayıldı. Daha sonra Hindistandan Avrupa’ya, Horasandan Arap Yarımadasına kadar oldukça geniş bir bölgede taraftarlar edindi.

Günümüz Mecusileri büyük oranda Hindistan’da, başta ABD ve Kanada olmak üzere çeşitli Batı ülkelerinde yaşamaktadır. İran’da yaşayan ve Gabarlar olarak bilinen Mecusiler küçük bir gruptan ibarettir (Yaşayan Dünya Dinleri, s. 513).

Mecusiliğin kutsal kitabı Avesta’dır. Mecusi geleneği orijinal Avesta’nın, Kral Viştaspa tarafından 12. 000 öküz derisi üzerine altın mürekkeple yazıldığını ve bunun iki nüshasından birisinin Şiz kraliyet hazinesine, diğerinin ise Stakhr arşivine konulduğunu kabul eder. Stakhr nüshası Büyük İskender’in İran’ı istilası sırasında (M. Ö. 4. yüzyılda) çıkan yangında yok olmuştur.

Tarihin çeşitli dönemlerinde monoteizmden politeizm ve düalizme kadar farklı inanç özellikleri Mecusi geleneğinde kendini göstermiştir. Zerdüşt, başlangıçtan beri var olan bir tek gücün, Ahura Mazda’nın üstünlüğünü savunmuştur. Ahura Mazda her şeyi bilen, mutlak iyi ve mükemmel olan tanrıdır. Zerdüşt bütün varlıkların Ahura Mazda’dan zuhur ettiğine inanmaktaydı.

Zerdüşt iyilikle kötülüğün metafizik boyutta değil ahlaki boyutta var olduğunu düşünmüştür. Kötülük ve yalana rağbet eden ruhlar, Ahura Mazda’nın düşmanları olarak görülmüştür.

Zerdüşt’ün kurmaya çalıştığı bu tek tanrıcı inanç sistemi fazla başarılı olamamış, doğa tapınmacılığına dayalı Mitraik politeist geleneği tam anlamıyla alt edememiştir. Zerdüştçü rahipler, vaaz ve dinsel uygulamalarında Zerdüşt tarafından bahsedilen ilahi varlıklarla birlikte geleneksel İran politeizminin Mitra ve Anahita gibi tanrısal varlıklarına da yer vermişlerdir.

Mecusilikte önemli bir kült objesi olan ateşle ilgili inanışlar ve uygulamalar oldukça önemlidir. Ateş Tanrı tarafından yaratılan saf, temiz ve iyi bir varlık olarak görülür. Bu nedenle erken dönemlerden itibaren ateş Mecusi tapınaklarında önemli bir yer tutar. Özellikle Sasaniler döneminde tapınaklardan temizlenen tanrı suretlerinin yerini kutsal ateş almıştır.

Mecusiliğin ahlak sisteminin özü iyi düşünce, iyi söz ve iyi davranış esasına dayalıdır. Beş vakit dua Me